*

Ölümünün 10. Yıl Dönümünde Bir Anayasa Duayeni: Bülent Tanör

Vefatının 10. yılında Galatasaray Üniversitesi ‘nde anılan Anayasa Hukuku duayenlerinden Prof Dr Bülent Tanör’ü anma gününe pek çok akademisyen, avukat ve öğrenci katıldı. Bilindiği gibi Bülent Tanör İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Kürsüsü’nde uzun yıllar öğretim üyeliği yapmış ve aramızdan 28 Kasım 2002 tarihinde ayrılmıştı. Bugün İstanbul Hukuk ekolünden yetişmiş olan pek çok ünlü hukukçunun hocalığını yapmış olan Bülent Tanör Türkiye’deki Anayasacılık hareketlerinde önemli bir rol sahibiydi. Öğrencileri ve kürsü arkadaşlarının öncülüğünde bu yıl Bülent Tanör ölümünün onuncu yılında düzenlenen akademik etkinlik ile anıldı. Etkinliğin konusu bugün de gündemimizin en üst sıralarında yer alan bir husus olan Türkiye’nin Anayasal sorunları idi. Etkinlikte farklı üniversitelerden katılan pek çok akademisyen öncelikle Anayasa’mızda yer alan farklı sorunlar ve bunların nedenlerinden bahsettikten sonra bu sorunlar için çeşitli çözüm önerileri sunmuşlardır.

Galatasaray Üniversitesi Aydın Doğan Salonu’nda düzenlenen etkinlik iki oturum halinde gerçekleşti. Açılış konuşmasını yapan Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof Dr Necmi Yüzbaşıoğlu, İstanbul hukuk ekolü ve bu ekolün Türk Hukukuna getirdiklerinden bahsetti. Yüzbaşıoğlu konuşmasında İstanbul ekolünün Türk hukuku bakımından öncü ve yol gösterici olduğunu konuşmasında vurguladı. Özellikle demokrasi, insan hakları ve bunlar gibi pek çok Anayasal konuda İstanbul ekolünün hem başı çektiğini hem de bedeller ödediğini konuşmasında belirtti. Yüzbaşıoğlu konuşmasını, özellikle demokrat parti hükümetine karşı İstanbul hukuk ekolünün gösterdiği direnç ve 1961 Anayasası oluşturulurken aldığı rolden bahsederek sürdürdü. Özellikle 1971 ve 1980 yıllarında demokrasi standartlarının düştüğü dönemlerde İstanbul hukuk ekolünün bedeller ödediğini açıkça vurguladı. Konuşmasının devamında Yüzbaşıoğlu, her ne kadar 1982 Anayasası’nın İstanbul hukuk ekolünün önemli hocalarından Prof Dr Orhan Aldıkaçtı tarafından hazırlandığı bilinse de aslında bu Anayasa’nın İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden ziyade askeri komisyonun ürünü olduğunu vurgulamıştır. !992 yılında TÜSİAD’ın talebi doğrultusunda İstanbul Üniversitesi hukuk fakültesi öğretim üyelerince hazırlanan Anayasa taslağından bahseden Yüzbaşıoğlu, bu taslağın1961 Anayasası’ndan esinlendiğini belirtmiştir. Konuşmasının ikinci kısmında Bülent Tanör’ün kişisel özellikleri ve Türk hukukuna getirdiklerinden bahseden Yüzbaşıoğlu, Tanör’ün sosyal haklara ilişkin yapmış olduğu çalışmaların Türk hukukuna sosyal devleti öğrettiğini vurgulamıştır. Türkiye’de Yerel Kongre İktidarları adlı kitabı ve Türkiye’nin İnsan Hakları Sorunları adlı kitabı adeta Anayasa hukuku bakımından bir laboratuvar çalışması gibidir. Osmanlı Türk Anayasal Gelişmeleri kitabı ise hem tarihsel hem de hukuki bir içerik taşımaktadır. Tanör’ün Anayasa Hukuku açısından yapmış olduğu bir diğer çalışma ise Türkiye’nin Demokratikleşme Perspektifi hakkında yazmış olduğu raporlardır.

Konusu devletin yapılanması, dil ve laiklik olan ilk oturumun moderatörlüğünü eski YÖK Başkanı Prof Dr Erdoğan Teziç yaptı. Bu ilk oturumda Prof Dr Oktay Uygun, Prof Dr Naz Çavuşoğlu, Prof Dr Osman Korkut Kanadoğlu ve Yrd Doç Dr Zeynep Oya Usal tebliğlerini sundular. Teziç, yapmış olduğu girişte, 1961 Anayası’nın anayasacılık hareketleri açısından öncü rol taşıması gerektiğini belirtmiştir. 1921 Anayasası’nın esnek bir anayasa olduğunu ve adeta alelade kanunlar gibi kolaylıkla değiştirilebildiğini vurgulayan Teziç Cumhuriyet’in ilanından sonraki meclisin kendini anayasa yapıcı olarak kabul ettiğine değinmiştir. Nitekim 1924 Anayasası’nı hazırlayan meclisin seçimle işbaşına geldiğini ve 1921 Anayasası’nda anayasanın değiştirilmesini zorlaştıran ağır hükümlerin bulunmadığını belirtmiştir. Bu doğrultuda, 1924 Anayasası’nı hazırlayan meclisin asli kurucu iktidar özelliğini vurgulayan Teziç, bugünkü meclisin her ne kadar seçimle gelmiş olsa da bu özelliği taşımadığını vurgulamıştır. Teziç’e göre bugünkü meclis ile 1924 Anayasası’nı hazırlayan kurucu meclis birbirinden farklıdır. Bugünkü meclisin temsil kabiliyeti yüksektir ama yüzde on barajı birtakım sorunlara neden olmaktadır. Yüzde on barajı nedeniyle halk iradesi tam olarak yansıtılamamaktadır. Teziç’in değindiği bir diğer konu ise, yargı bağımsızlığıdır. Özellikle 2010 yılında yapılan referandumun ardından yargı bağımsızlığını yitirmiştir. Bu nedenle yargı nın siyasileşmesi tehlikesi doğmuştur. Oysa Teziç’e göre, siyaset hukukileşmelidir. Aksi halde çoğulcu iktidarın yerini çoğunlukçu iktidar alacaktır. Konuşmasının son kısmında özellikle yeni Anayasa yapımı sürecinde en çok tartışılan hususlardan biri olan Anayasa’nın değişmez hükümlerine ilişkin olarak Teziç, Anayasa’nın değişmez hükümlerinin dünyanın her yerinde olduğunu belirterek bu hükümlerin kaldırılması gerektiğini ileri süren görüşleri eleştirmiştir.

Birinci oturumun ilk konuşmacısı Oktay Uygun olmuştur. Tebliğinde devletin yapılanmasını anlatan Uygun, devlet yapılanmasının özellikle yeni Anayasa yapım sürecinde de fazlasıyla tartışıldığını ve çok çetrefilli bir konu olduğunu belirtmiştir. Uygun tebliğinin devamında Türkiye’nin çok partili hayata geçtikten sonra, devletin yapısı hususundaki tartışmaların süregeldiğini belirtmiştir. Katı bir merkeziyetçi yapının kaldırılması gerektiği ileri sürülmektedir. Türk Devleri diğer yeni kurulan devletler gibi merkeziyetçi bir yapı ile ortaya çıkmıştır. Tıpkı Fransa’da olduğu gibi. Bundaki amaç yeni kurulan devletin ilkelerini ve reformları korumaktır. Ancak Avrupa devletinde, devlet kuruluşunu tamamladıktan sonra merkeziyetçiliğini yumuşatmıştır. Türkiye ise tarih boyunca yaşamış olduğu sosyal ve siyasi travmalardan da etkilenerek katı merkeziyetçi yapısını yumuşatmamıştır. Temel korku ise Türkiye’nin bölünmesi ve laiklik ile ilgili endişelerdir. Tebliğinin devamında katı merkeziyetçi yapının yol açtığı sorunlara değinen Uygun, merkeziyetçi yapının demokrasi sorunlarını beraberinde getirdiğini belirtmiştir. Katı merkeziyetçi yapıda halkın yönetime katılımı azalmaktadır. Bunu önlemek için merkeziyetçiliğin azaltılıp her vatandaşın bulunduğu en yakın mahalli birimden başlayarak yönetime katılımın artırılması gerekmektedir. Yerel düzeyde katılımı sağlayamayan devletlerin ulusal düzeyde de demokrasiyi sağlamakta yaşadıkları güçlüklerdir. Merkeziyetçiliğin doğurduğu bir diğer sorun ise, kamu hizmetlerinin etkili olarak verilememesidir. Kamu hizmetlerinin etkili olarak verilebilmesi için merkeziyetçiliğin azaltılması gerekir. Üçüncü olarak kamu kurumlarının demokratik hesap verilebilirliği açısından da merkeziyetçiliğin azaltılması gerekmektedir. Halkın seçilenleri denetlemesi imkânı verilmelidir. Bu denetim ulusal düzeyde zordur ama yerel idare birimlerin yöre halkına hesap verebilmesi daha kolaydır. Son olarak, katı merkeziyetçilik ülkedeki farklı dil ve kültürlerin gelişmesini engellemektedir. Yaşamakta olduğumuz çağın gereği devletin farklı dil ve kültürlerin varlığını koruma imkânı sağlama ve bu farklı kültürlerin önünü açması gerekmektedir. Bu konuda her ülkenin birbirinden farklı politikaları bulunmaktadır. Standart ve genel geçer bir politika belirlenemiyor. Ancak kültürel asimilasyonu önleyecek düzeyde bir korumanın sağlanması amaçlanmaktadır. Örneğin Fransa İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra farklı dillerin ülke içinde konuşulabilmesine ilişkin yasal düzenlemeler yaptı. Ancak Fransa bu dillerde eğitimi kabul etmiyor. Asgari düzeyde ve sınırlı bir koruma sağlanıyor. İspanya’da yer alan düzenlemeye göre ise, yerel dillerde eğitim yapılması mümkündür. Örneğin Katalanlar kendi dillerini resmi dil haline getirmişlerdir. Türkiye’deki Kürt sorununa da bu açıdan bakılıyor. Ancak Uygun’a göre, temel mesele bu değil. Öncelikli olarak devletin yapılandırılmasının değiştirilmesi gerekmektedir. Mesela ekonomik planlamaların yerel düzeyde ele alınması gerekmektedir. Oktay Uygun’un burada ortaya koymuş olduğu model, kamusal yetkilerin yerel birimlere aktarılmasıdır. Merkezi yönetimin iş yükü azaltılmalıdır. Halkın her düzeyde katılım ve denetimine imkân verilmesi için hukuki imkânların sağlanması gerekir. Bütün bu hukuki düzenlemelerin aynı zamanda AB düzenlemeleri ile de uyumlu olması gerekir. Uygun söz konusu düzenlemenin taşıması gereken niteliklere değindikten sonra böyle bir düzenleme yapılırken devletin mevcut olan mahalli teşkilatlanma yapılanmasının değişip değişmemesi gerektiği sorusunu sormaktadır Uygun’a göre tıpkı Fransa’da olduğu gibi bölgelerin kurulması gerekmektedir. İller çok dar ve küçük idari birimlerdir. Bu nedenle kamuya gereksiz masraflara neden olmaktadır. Ayrıca Türkiye’de illerin kurulması daha çok siyasi nedenlere dayanmaktadır. Uygun’a göre ise artık kalkınma planları il ölçekli olarak yapılamaz. Daha büyük ölçekli olmaları gerekir. İkinci gereklilik ise katılımcılığın artırılmasıdır. Bölge halkının aydınlatılarak şeffaflığın sağlanması gerekmektedir. Bölge sistemi eğer başarılı olur ve kendi politikalarını üretmeye başlarsa, merkezi yönetim zaman içinde bölgesel yönetimlere daha çok yetkiyi devreder. Ancak bu sürecin zamana yayılması gerekmektedir. Anayasa’nın değişmez maddeleri içinde yer alan merkeziyetçi yapı, yetkilerin yerel yönetimlere devredilmesini engellemektedir. Anayasa’da yapılacak değişiklik ile devletin yönetim yapısı tıpkı Fransa’da olduğu gibi ademi merkeziyetçi hale gelmelidir. “Türkiye Cumhuriyeti bütündür ve yerinden yönetim esaslarına dayanmaktadır.” Şeklinde bir düzenlemenin yapılması gerekir. Söz konusu düzenleme İspanyol ve ABD’de yer alan düzenlemeye büyük ölçüde benzemektedir. Yani Anayasa’yı değiştirmek gibi temel yetkiler mecliste toplanmalı, ancak meclis bazı yetkilerini kademeli olarak yerel birimlere bırakması gerekir. İdari vesayetin yerini hukuka uygunluk denetimine bıraktığı bu sistemde farklı birimlerce düzenlenen normlar arasındaki uyuşmazlığı çözme makamı Anayasa Mahkemesi olmalıdır.

Birinci oturumun ikinci konuşmacısı Naz Çavuşoğlu olmuştur. Çavuşoğlu yapmış olduğu tebliğde anadilde eğitim sorununa değinmiştir. 1980 ve 1990’lı yıllarda Anayasa’da ana dile ilişkin yasaklar bulunmaktaydı. AB uyum paketleri ile kısmi açılımlar yapılmıştır. Farklı dil ve lehçelerin özel kurslar ve medya kurumlarınca kullanılabilmesi imkânı verilmekteydi. Ana dilde eğitim sorunu bir yandan da Türkiye’nin bütünleşmesi açısından sorun teşkil etmektedir. Anayasa Mahkemesi, başlangıçta kabul edilebilir gibi görünen kültürel kimlik taleplerini ileride ulusal bölünmelere yol açacağını öne sürerek kabul etmemiştir. 1982 Anayasasında yer almakta olan düzenlemeye göre Türk dilinden başka bir dil eğitim ve öğretimde kullanılamaz. Buna göre Türkçe ana dildir. Diğerleri ise günlük dil ve lehçeleri teşkil etmektedir. Hükümet 4+4+4 düzenlemesi ile seçmeli ders olarak diğer dillerin öğrenilebilmesine imkân tanımaktadır.

Ana dil kişinin ailesinden, ayrıca eğitim almaksızın, öğrenmiş olduğu dildir. Anadile ilişkin problemler bir yandan siyasi içerik taşımakta iken diğer yandan eğitim hakkına zarar veren bir husustur. Zira ana dilden farklı dilde eğitim alan çocukların eğitim hayatındaki başarısı azalmaktadır. Bu da çocukların bilgiye hakim olmalarını engellemekte ve eğitim haklarını sınırlamaktadır. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi, eğitim hakkı ile kültürel yaşama katılma hakkı arasında bağlantı kuruyor. Kültürel yaşama katılma hakkı azınlık kültürlerini de kapsamına almaktadır. Devletin, azınlıkların kültürel kimliklerini yaşamalarına izin verme yükümlülüğü bulunmaktadır. Dolayısıyla devletin, azınlıkların kendi dillerinde eğitim görmesi veya eğitimlerini bu dilde sürdürmelerine izin verme si gerekmektedir. Komitenin bu bildirgesi hukuki bir bağlayıcılığa sahip değildir ancak devletlerin hukuk sistemlerini tavsiye şeklinde etkileyici niteliktedir. Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Sözleşme ile Bölgesel ve Azınlıklar Şartında da ana dilde eğitim desteklenmektedir. Eğitim Sen anadilde eğitim verilmesini demokratik toplum açısından zarar verici bulmamaktadır. Hükümetin Eğitim Sen’i bu görüşü nedeniyle kapatmasını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi sözleşmeye aykırılık olarak tespit etmiştir. Ancak salt bu tespitine dayanarak AİHM’nin ana dilde eğitim hakkını tam anlamıyla benimsediğini söyleyemeyiz. Kıbrıs Türkiye’ye karşı kararında ana dilde eğitimin sınırlandırılmasını, AİHS’nin birinci protokolünün ikinci maddesinde yer alan eğitim hakkının ihlali olarak kabul etmiştir. Buna karşılık AİHM 1968 tarihli bir başka kararında ana dilde eğitimin, eğitim hakkının kapsamına girmediği yönünde karar vermiştir. Ancak daha sonradan vermiş olduğu kararlarda ana dilde eğitimi kabul etme hususunda ilerleme kaydetmiştir. Uluslararası insan hakları hukuku ana dilde eğitimi eğitim hakkı ile ayrımcılık yasağı ile bağlantılı olarak kabul etmiştir. Buna karşılık devletin bütünlüğüne zarar vermemesi gerektiğini de vurgulamıştır. Çavuşoğlu çözüm olarak çift yönlü ve çift dilli eğitim sistemlerini sunmaktadır. Ana dilde eğitim ile ana dilin öğrenilmesi ayrı hususlardır. Birinde eğitim dili olarak ana dil kullanılmaktadır. Uluslararası insan hakları hukuku her halükarda bütün vatandaşların devletin resmi dilini öğrenmeleri gerektiğini savunuyor. Bu nedenle çift dillilik üzerine kurulu bir model sunuyor. Buna örnek olarak da Bulgar Anayasası’ndaki modeli gösteriyor. Bu düzenlemenin Türk hukuku açısından da uygulanabilir olduğunun altını çiziyor.

Birinci oturumda üçüncü olarak tebliğ sunan ise Osman Korkut Kanadoğlu olmuştur. Kanadoğlu yapmış olduğu tebliğde laiklik konusuna değinmiştir. Osmanlı döneminde din bürokrasisi imparatorluk otoritesine tabi olmaktaydı. Yani teokratik bir devletten laikliğe doğru bir geçiş sağlanmaktaydı. Asker sınıfı ve memur sınıfının ön plana çıkması ile birlikte dinsel kimliğin yerini ulusal kimlik almaya başlamıştır. Fransız laiklik tanımında devlet tarafsız ve nötr kalmayı benimseyen ve din devlet ayrımı yapan bir sistem düzenlenmektedir. Din ve devlet birbirine idari vesayet hakkı tanımıyor. İnanç özgürlüğü burada anayasal ve demokratik devletin temel unsurudur. Bu özgürlük pek çok özgürlüğü de içinde barındırmaktadır. AİHM ise din tanımını doğrudan yapmıyor. Tespit edilebilen bir din olmalı ve kişinin samimi olarak bu dini benimsemiş olması gereklidir. Din özgürlüğü, inanca sahip olmayı ve dinsel faaliyetlerde bulunmayı, bunları ifade edebilmeyi kapsamına alıyor. Din özgürlüğü açısından asıl sorunun ortaya çıktığı yer dışsal din özgürlüğüdür. Ayrıca Kanadoğlu devletin pozitif din özgürlüğünü koruduğu gibi negatif din özgürlüğünü de koruma altına alması gerektiğini belirtmiştir. Türkiye’nin din özgürlüğü konusunda en sık yaşadığı sorun ise türban sorunudur. AİHM türbana ilişkin yasakları sözleşmeye uygun buluyor. Buna karşılık Budistler için kendi dini kurallarına uygun hazırlanmış yemekleri hapishanede verilmemesine ilişkin bir başka başvuruda, Budistlere kendi dini kurallarına uygun hazırlanmış yemeklerin verilmemesinin sözleşmeye aykırı olduğunu tespit ediyor.

Kanadoğlu tebliğinin devamında cemaat özgürlüğünün varlığını kabul etmektedir. Cemaatlerin kendi içlerinde özerklikleri bulunmaktadır. Buradaki devletin temel fonksiyonu her türlü cemaate karşı tarafsız kalmaktır. Devletin tarafsız ve eşit davranma yükümlülükleri bulunmaktadır. Devlet, tarafsızlığı gereği dinleri kayırmamalı, eşit finansal destek sağlamalıdır. Ayrıca dinler birbirine karşı kayırarak bazı dinleri hedef alarak, bunlar aleyhine yorum da yapılmaması gerekmektedir. Türkiye’de sıklıkla karşılaşılan bir diğer sorun ise Alevilerin durumudur. Diyanet İşleri Başkanlığı Alevilerin ayrı bir cemaat olmalarını reddetmektedir. Danıştay da cem evlerinin ayrı bir ibadethane olarak kurulmalarını reddetmektedir. Oysaki mevcut mevzuatta cem evlerinin kurulmasının yasaklanabileceğine ilişkin herhangi bir düzenleme bulunmamaktadır. Mahkemenin buradaki uyuşmazlıkta tarafsız karar vermesi gerekmektedir. Kanadoğlu’na göre Danıştay’ın, Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan fetva alınarak karar vermesi yerinde değildir.

Kanadoğlu tebliğinin devamında dinsel yükümlülükleri ifade ve icra etme hakkının sınırlanmasından bahsetmiştir. AİHM ölçülü olmak şartıyla inanç özgürlüğünün sınırlanabileceğini kabul etmektedir. Bizim Anayasamızda inanç özgürlüğüne getirilebilecek tek sınır bu hakkı kötüye kullanama yasağıdır. Bunun dışında başka bir sınırlama öngörülmemiştir. Mahkeme anti laik propagandayı inanç özgürlüğünün kötüye kullanması olarak nitelendirmiştir. Anayasa’da herhangi bir sınırlama nedeni öngörülmemiş olmakla birlikte, Anayasa Mahkemesi birtakım sınırlama standartları belirlemiştir. Kamu güvenliği, kamu düzeni, kamu çıkarları gibi haller bunlara örnektir. Kanadoğlu’na göre mevcut kanuni düzenleme dinin siyasileşmesine neden oluyor. Dinin bireysel boyutta kalması imkanı ortadan kalkıyor. Özellikle tek bir mezhebe ait inancı destekleyen Diyanet İşleri Başkanlığı’nın varlığı laiklik kusuşunda problem oluşturmaktadır.

Birinci oturumun son konuşmacısı ise Zeynep Oya Usal idi. Usal tebliğinde laiklik ilesi doğrultusunda zorunlu din derslerine değinmiştir. Zorunlu din dersleri Türkiye’de 1949 yılında ilk kez ailelerin talebi ile sınırlı olarak müfredata konulmuştur. Bir yıl sonra yapılan kanuni düzenleme ile aksi ailelerce ileri sürülmedikçe din dersleri ilk ve orta dereceli okullar için zorunlu hale gelmiştir. Nitekim Anayasa’nın 24. Maddesine göre din dersleri ilk ve orta dereceli okullar için zorunludur. Zorunlu olan bu din derslerinden muafiyet ancak çok sınırlı hallerde mümkündür. Türk vatandaşı olan Hristiyan ve Museviler açısından din dersinden muaf tutulmak mümkündür. Zorunlu din dersleri hakkında BM Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nde anne ve babalara çocuklarının din dersi verilip verilmemesini seçme hakkı tanınıyor. AİHM içtihatları ise, okullarda dini ve felsefi derslerin verilebileceğini kabul ediyor. Anne babaların muafiyet talep etmeye ilişkin haklarını kabul etmekle birlikte bu hakkın sınırlı bir hak olduğunu ileri sürüyor. Bu hakkın abartılı bir şekilde kullanılması halinde toplumsal kaynaşmaya engel teşkil edeceği kabul ediliyor. Mahkeme ayrıca devletin din dersi verebilme hakkının sınırlarını da çiziyor. Derslerin nesnel, eleştirel ve çoğulcu olması gerekmektedir. Ayrıca bu dersler telkin içermemelidir. Folgero v. Norveç kararında AİHM din derslerinin ne şekilde verileceğine ilişkin ilkesel sınırlar çiziyor. Ayrıca anne babanın çocuklarının din dersinden muaf tutulmaya ilişkin taleplerinin ne şekilde olacağını düzenliyor. Usal tebliğinin devamında, Zengin v Türkiye kararından yola çıkarak Türkiye’deki Alevi nüfusun din derslerine ilişkin yaşamakta olduğu sorunları dile getirmiştir. Mahkeme bu kararında Türkiye’deki din eğitiminin salt Sünni İslam esaslarına dayandığını kabul ediyor. Mahkeme bu kararı verirken Türk müfredatını ayrıntılı bir şekilde gözden geçiriyor. Derslerde Sünni İslam dininin çok ağır bastığını ve müfredatın fikir aşılama amacı taşıdığını öne sürüyor. Mahkeme bir diğer kararında ise (Sinan Işık v Türkiye) kimlik kartlarında din hanesinin bulunmasına ilişkin olarak Türkiye’yi sözleşmenin ihlalinden dolayı sorumlu buluyor ve mahkûm ediyor. Usal, tebliğinin sonunda anlattıklarından bir sonuç çıkararak şu çıkarsamaya varıyor: Avrupa Konseyi din derslerini yasaklamamaktadır. Ancak bu derslerde belli bir dinin empoze edilmemesi ve bu derslerin zorunlu olması gerektiğini kabul ediyor. Yani muafiyet imkânının tanınması gerektiğini kabul ediyor.

Zeynep Oya Usal’ın yapmış olduğu tebliğin ardından ilk oturum sona ermiştir. İkinci oturumda ise moderatörlüğü Prof Dr Necmi Yüzbaşıoğlu yapmış ve bu oturumda Doç Dr Ekrem Ali Akartürk, Doç Dr Şule Özsoy, Prof Dr Bertil Emrah Oder ve Yrd Doç Dr Demirhan Burak Çelik tebliğlerini yapmışlardır. Konuşmacılar tebliğlerini sunmaya başlamadan önce Necmi Yüzbaşıoğlu bağımsız yargının önemini vurgulayan bir giriş yapmıştır. Konuşmasında Türkiye’deki asıl problemin temel hak ve özgürlüklerin korunması veya rejim problemlerinden ziyade, oturmuş bir bağımsız yargının olmaması olduğunu vurgulamıştır.

İkinci oturumun ilk konuşmacısı Şule Özsoy idi. Özsoy tebliğinde hükümet sistemleri konusuna değindi. Yasama, yürütme ve yargı organlarının birbiri arasındaki ilişkileri, göreve gelişleri ve görevden alınmaları ile yetkileri üzerinde durmuştur. Özsoy kuvvetler ayrılığını koruyan bağımsız bir yargının bulunması gerektiğinin altını çizmiştir. Mevcut hükümet sistemlerinde, parlementer sistem ve başkanlık sistemi iki ayrı kutup oluşturmaktadır. Yarı başkanlık sistemi ise hybrid bir rejim şekli oluşturmaktadır. Türkiye için hangisinin tercih edilmesi gerektiği bugün tartışma konusu olan bir husustur. Zira hükümet sistemleri her ülkede farklı bir yapıyı içinde barındırmaktadır. Ülkelerin kültürel ve siyasal yapıları, hangi sınıfsal veya siyasi ortamın mevcut olduğu ve bu yapının işleyişi büyük ölçüde ülkelerin hükümet sistemlerini etkilemektedir. Örneğin ABD’de mevcut bulunan başkanlık sistemi ile Latin Amerika’da mevcut bulunan başkanlık sistemi birbirinden farklıdır. Latin Amerika ülkelerinde başkanlık sistemine parlementer sisteme ait unsurlar eklenmiştir. Bu unsurlar Amerikan Anayasası açısından söz konusu olmamaktadır. Latin Amerika ülkelerinde başkanlık sistemi tek başına uygulandığı zaman başarılı olmamıştır. Bu nedenle hükümetin sahip olduğu kamu gücünün otoriter rejime dönüşmesini engellemek amacıyla parlementer sisteme geçiş hükümleri ülke anayasalarına eklenmiştir. Bugün parlementer rejimlerde en çok eleştirilen husus olarak koalisyon hükümetleri ve bu hükümetlerin pratikte yarattığı sorunlar, Özsoy’a göre başkanlık sisteminin benimsenmesi için yeterli olmamaktadır. Bugün ABD’de olduğu gibi başkanlık sisteminin sıkı bir şekilde uygulandığı ülkelerde dahi koalisyonlar kurulmaktadır. Buna karşılık Türkiye’de koalisyonların zararlı olduklarına ilişkin görüş benimsenmektedir. Başkanlık sistemi hükümetler açısından kolaylık sağlamaktadır, buna karşılık koalisyonlar daha fazla istikrar ve güven ortamı sağlamaktadırlar. Özsoy tebliğini bitirirken, kolaycı bir yönetim getiren başkanlık sisteminin pratikte özgürlüklere zarar verdiği hususunun altını çizmiştir.

İkinci oturumda Özsoy’un ardından Ekrem Ali Akartürk söz almıştır. Akartürk tebliğinde Türkiye’deki hükümet sistemi arayışları ve parti olgusuna değinmiştir. Akartürk tebliğinde ilk olarak parlementer rejimleri sınıflandırarak üçe ayırmıştır. Parlementer rejimler, klasik parlementer rejim, rasyonalist parlementer rejim ve modern parlementer rejim olmak üzere üçe ayrılmaktadır. Klasik parlementer rejimde bugünkü anlamda siyasi partiler bulunmamaktadır. Bunun yerine meclis içi gruplaşmalar bulunmaktadır. Ancak bu gruplaşmalar parti niteliği taşımamaktadır. Klasik parlementer rejimde iktidar savaşı parlemento ile kral arasında gerçekleşmekte ve parlemento kralın yetkilerini kısıtlamaktadır. Daha sonraki süreçte modern anlamda siyasi partilerin ortaya çıkması ile birlikte yasama ve yürütme arasındaki ilişki yoğunlaşmakta ve kaynaşma oluşmaktadır. Bu kaynaşma siyasi parti olgusu ile gerçekleşmektedir. Yasama hem siyasi partileri hem de hükümeti denetlemektedir. Bu durum da kuvvetler ayrılığı ilkesini zayıflatmaktadır. Zira artık yasama ile yürütme arasında artık tam anlamıyla bir kuvvetler ayrılığından bahsetmek mümkün değildir. Bu yeni oluşan sistemlerde parlementer faaliyetler genel olarak iktidar ve muhalefet partileri arasında gerçekleşmektedir. Bu nedenle yeni halini alan kuvvetler ayrılığı sisteminde önemli olan husus yargının bağımsızlığı olmuştur. Yasama ve yürütme birbirinden ayrılamaz, önemli olan yargının bağımsızlığıdır. Bu nedenle Akartürk’e göre hükümet sistemlerine ilişkin tartışmalarda asıl dikkat edilmesi gereken husus yargının bağımsızlığı olmaktadır.

Rasyoınelleşme çabaları sonucunda hükümetlerin daha kolay göreve gelmesi ve daha zor düşürülmesi sağlanmaya çalışılmaktadır. Bunun yanında yasa yapım süreci kolaylaştırılarak hızlandırılmıştır. Çağdaş parlementer sistemde artık siyasi partilerin egemenlikleri bulunmaktadır. Bu evrede asıl olan istikrar arayışıdır. Koalisyonlar genel olarak istikrarlı hükümetler doğurmaktadır Ancak Türkiye açısından yararlı sonuçlar yaratmamıştır. Bugün daha çok tartışma konusu olan husus siyasi partiler içinde oluşması istenen demokrasi olgusudur. Yani kısa deyişle parti içi demokrasi. Yeni dönemde partiler söz sahibi olduklarından bireylerin yerini partiler almıştır.

Günümüzde ortaya çıkan bir diğer yeni durum ise, demokratik meşruiyet eğilimleridir. Hükümetlerin meşruiyetleri halk iradesine dayandırılmak istenmiş ve bu doğrultuda yürütme organının da halk tarafından seçilmesi gündeme oturmuştur.

Tebliğinin son bölümünde Akartürk, Türkiye’deki mevcut durum açısından hangi parti sisteminin daha uygulanabilir olduğu hususuna değinmiştir. Mevcut durumda, Türkiye’de çok fazla sayıda ve bölünmüş parti bulunmaktadır. Ancak, güçlü bir parti içi disiplini ile birlikte, zayıf bir parti içi demokrasi bulunmaktadır. Türkiye’deki siyasal partiler anayasal değerler üzerinde dahi ( laiklik, üniter devlet, demokrasi) uzlaşamamış durumdadırlar. Bu da şu durumu doğurmaktadır: iki partinin oluşturduğu politik sistemi. Ya hâkim parti sistemi mevcut oluyor. Bu durumda demokratik parti konusunda sorunlar oluşuyor. Ya da çok fazla partinin oluşturduğu koalisyonlar dönemi mevcut oluyor. Koalisyonlar döneminde ise parti içi demokrasi artmakla birlikte savrulmalar oluşuyor ve istikrar kayboluyor. Akartürk’e göre, Türkiye’de mevcut bulunan parlementer sistemin sürdürülmesi gerekmektedir.

Akartürk’ün ardından tebliğini sunan Bertil Emrah Oder’in tebliğ konusu, Anayasa Mahkemesi’dir. Oder, Anayasa Mahkemesi’nin 2010 yılında paketlendiğini ileri sürerek tebliğine başlamıştır. 2010 yılındaki yargı reformunu eleştiren Oder, getirilen sistemde Anayasa Mahkemesi’ne üye olabilmek açısından liyakat ilkesine dikkat edilmediğini ileri sürmektedir. Oder’in ifadesi ile, bir kimse aksam yatıp sabaha Anayasa Mahkemesi üyesi olabilmektedir. Adayların tanıtılması veya kamuoyunun aydınlatılması mevcut düzenlemede yer almamaktadır. Bu da özellikle Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçimi hakkında şüphelere yol açmaktadır. Ayrıca 2010 yılında yapılan düzenleme ile Anayasa Mahkemesi raportörlerinin sayısı artırıldı. Raportörün rolü fazlasıyla önemli olmasına rağmen raportörlerin seçilmeleri veya atanmalarına ilişkin Anayasa’ya herhangi bir düzenleme eklenmemiştir.

Bunun yanında, Anayasa Mahkemesi yargıçlarının görev sürelerine ilişkin tartışmalar bulunmaktadır. Görev sürelerinin kısa olması özellikle hâkimlerin bağımsızlıkları bakımından tartışma yaratmaktadır. Bu da hâkimlerin kariyer beklentisi taşımalarına neden olmaktadır. Oder’e göre, ilerde ne iş yapacaklarını düşünen yargıçların bağımsızlıklarından bahsedilemez.

Anayasa Mahkemesi’ne ilişkin yeni düzenlemede yer alan bir diğer sorun ise, yetki problemidir. Anaysa Mahkemesi’ne gerek başvuru yapabilecek kişiler gerekse hakkında başvuru yapılabilecek konular bakımından çok sınırlı bir alan bırakılmıştır. Yani Anayasa Mahkemesi’nin yetki alanı çok sınırlıdır. Özellikle Almanya gibi gelişmiş Avrupa ülkeleri ile karşılaştırıldığında Anayasa Mahkememiz’in ne derecede pasif ve güçsüz bırakıldığı ortadadır. Oder’e göre Anayasa Mahkemesi salt şekli bir denetimin yerine çok daha kapsamlı ve tıpkı Avrupa ülkelerinde olduğu gibi yoruma elverişli bir denetim sistemine sahip olmalıdır. Bunun için de Anayasa Mahkemesi yorum sistemi oluşturulması ve bu sistem yolu ile mahkeme önüne gelen uyuşmazlıklarda gerektiğinde kanun koyucu gibi hareket ederek karar alması gerekmektedir. Anayasa Mahkemesi’ne ilişkin mevcut düzenlemede yer alan bir diğer sorun ise, dava sureleridir. Başvuru süreleri çok kısa ve karmaşık olarak düzenlenmiştir. Yeni düzenleme her bir başvuru açısından ayrı başvuru süreleri öngörmekte ve bu da özellikle başvuru yapmak isteyenler açısından kafa karışıklığına neden olmaktadır.

Oder’e göre, yeni düzenleme yıllardır üzerinde durulan ve değiştirilmesi gerektiği savunulan pek çok teknik sorun karşısında suskun kalmıştır. Örneğin Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararları geri yürümemektedir. Ancak bazı kararların doğası gereği geri yürüyebilir olması gerekir. Zira bu kararların geri yürümemesi uygulamada telafi edilemez sonuçların doğmasına neden olmaktadır. Bu gibi durumlarda olası hak kayıplarının önüne geçmek ve mağdurların uğradıkları zararı en aza indirmek açısından Anayasa Mahkemesi’ne ait iptal kararlarının geri yürüyebilmesi gerekmektedir. Oder’e göre gerekli görülüp de 2010 yılındaki değişikliğin kapsamına alınmayan bir diğer düzenleme ise, Anayasa yargısında yorum yöntemlerinin oluşturulması ihtiyacıdır. Anaysa Mahkemesi uygulamada yeteri kadar aktif olmamaktadır. Keza, yeterli düzeyde yaratıcı nitelikte kararı bulunmamaktadır. Özellikle itiraz yolu ile gelen başvurularda sıkça ret kararı vermekte ve temel hak ve özgürlükleri koruyucu işlev görmesi gerekirken devletten yana bir tutum sergilemektedir. Bu durum da Mahkeme’nin tarafsızlığına gölge düşürmektedir.

Bülent Tanör’ü anma günü kapsamında son tebliğ sunan ise Demirhan Burak Çelik olmuştur. Çelik tebliğinde Anayasa Mahkemesi dışındaki yargısal sorunlara ve bunlara ilişkin çözüm önerilerine değinmiştir. Çelik ilk olarak istinaf mahkemelerinin kanunen kurulmuş olmakla birlikte bir türlü uygulamaya geçememiş olmasından yakınmış, pek çok Avrupa ülkesinde uygulanan bu sistemin Türkiye’de de uygulanması halinde Yargıtay’ın üzerindeki büyük yükün kalkacağının altını çizmiştir. İkinci olarak Çelik Askeri idare mahkemelerinin varlığını eleştirmiştir. Çelik’e göre ayrı bir yapılanmaya sahip olan askeri bir idare mahkemesinin varlığı, yargı sisteminin bütünlüğü açısından sakıncalara yol açabilmektedir. Çelik’in yapmış olduğu tebliğinin asıl konusu ise Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) dur. 2010 yılında HSYK’da büyük ölçüde değişiklikler oluşmuş gibi görünmekle birlikte, pratikte mevcut sorunların giderilemediği Çelik’in altını çizdiği bir diğer husustur. HSYK’ya ait bağımsız bir sekreteryanın kurulmuş olması her ne kadar HSYK’nın bağımsız bir kurum olmak yolunda ilerlediğine karine oluştursa da HSYK’nın başkanının Adalet Bakanı olması yargıyı adeta yürütmeye bağımlı bir organ haline getirmektedir. Bu da özellikle kuvvetler ayrılığı ilkesine yönelik ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Çelik’in eleştirdiği bir diğer husus da pek çok gelişmiş Avrupa ülkesinden farklı olarak hâkimler ve savcılar için tek bir kurulun oluşturulmuş olmasıdır. Zira hâkimlik ve savcılık birbirinden ayrı devlet organlarıdır. Hâkimler bağımsızdır ve yargıyı temsil ederler. Savcılar ise hükümet ile emir talimat ilişkisinde yer alan bir yürütme organıdır. Bu nedenle bağımsız olduklarından söz edilemez. Bunun sonucunda bağımsız hâkimler ile yürütmeye bağlı savcıların tek bir otorite altında birleştirilmesi uygulamada sakıncalı sonuçlara neden olmaktadır. Bu sakıncaların en başında da hâkim bağımsızlığı gelmektedir. Savcılar ile eşit konuma konarak adeta hükümetin vesayeti altında yargısal faaliyetleri sürdüren hâkimlerin bağımsız oldukları hiçbir demokratik toplumda öne sürülemez. Çelik tebliğini tamamlarken, 2010 yılındaki yargı paketinin özellikle HSYK bakımından bir ileri adım niteliği taşımadığını ve düzeltilmesi gereken daha pek çok hususun bulunduğunun altını çizmiştir.

Çelik’in konuşmasının ardından konuşmacılar tebliğlerini tamamlamışlar ve soru cevap kısmı Teziç’in başkanlığında sürdürülmüştür. Soru cevap kısmının ardından Teziç kapanış konuşmasını yaparken Türkiye’de konferans kapsamında tartıştırılanların yanında pek çok Anayasal sorunun daha mevcut olduğunu ve bu konuların da ileride yapılabilecek ayrı oturumlarda gündeme getirilmesi gerektiğini vurgulayarak konferansı sona erdirmiştir.